................................... ................................... ................................... ................................... ...................................
Tarih Bilimi
Tarih Dersleri
Kronoloji
Tarih Sözlüğü
Atatürk
Türk Tarihinde İz Bırakanlar
Makaleler
Türk Destanları
Ziyaretçi Defteri
İletisim/Künye



"Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanı şaşırtacak bir nitelik alır."                M. K. Atatürk

"Tarih bir milletin hâfızasıdır; tarihini bilmeyen millet, hâfızasını kaybetmiş insana benzer."                         B. Lewis

"Ecdâdını unutanlar, kaynaksız ırmağa, köksüz ağaca benzerler."                     «in Atasözü

"Tarih, milletlerin tarlasıdır. Her toplum, geçmişte bu tarlaya ne ekmişse, gelecekte onu biçer."                         Voltaire

"Tarih okuyanın aklı çoğalır."
                  İmam Şâfiî




 

1) METNİN SİSTEMATİĞİ


Tarihi olayların en belirgin özelliği neden-sonuç ilişkileri bağlamında ele alınmalarıdır. Bu düşünceden hareketle incelememizde, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde dönüm noktası diyebileceğimiz, neden ve sonuçları geniş çaplı olan olaylar referans alınacaktır. Ayrıca, kronolojik olarak sıralayacağımız başlıklarımız toplumsal yaşamda daha fazla hissedilir olmaları nedeniyle sırasıyla iç siyasi gelişmeler, uluslararası ilişkiler, ekonomik gelişmeler ve toplumsal meseleler üzerinde yoğunlaşacaktır.


Türkiye Cumhuriyeti tarihinin sağlam bir zemine oturtulabilmesi için Cumhuriyetin ilanı öncesinin de analizlere dâhil edilmesi gerekmektedir. Bu nedenle Osmanlı Devleti’ndeki ilk ciddi siyasal değişimlerin gözlemlendiği 1808 tarihli “Sened-i İttifak” çalışmamızda başlangıç kabul edilmiştir. Çalışmada son başlık olarak ise; “Recep Tayyip Erdoğan ve AKP Dönemi” yer almıştır.

 

2) SENED-İ İTTİFAK (1808)

*Osmanlı Devleti’nde, aşağıda sıraladığımız başlıca demokratikleşme hareketlerinin dört ortak özelliği bulunmaktadır.

—Bu çabaların hepsi padişahın yetkilerini sınırlandırmıştır.

—Tamamı askeri kökenli kişilerin öncülüğünde gerçekleşmiştir.

—Azınlıklara çeşitli haklar verilmesi suretiyle ya da hukukun üstünlüğünün tanınmasıyla Avrupa devletlerinin güveni ve desteği kazanılmaya çalışılmıştır.

—Demokratikleşme çabaları Avrupa’da aşağıdan yukarıya, yani halkın baskısıyla olmasına rağmen, Osmanlı Devleti’nde sürekli yukarıdan aşağıya doğru olmuştur.

Senedi İttifak (1808): Alemdar Mustafa Paşa

Tanzimat Fermanı (1839): Mustafa Reşid Paşa

Islahat Fermanı (1856): Mehmet Emin Ali Paşa

Birinci Meşrutiyet (1876): Genç Osmanlılar (Ziya Paşa, Mithat Paşa,…)

İkinci Meşrutiyet (1908): İttihat ve Terakki Cemiyeti (Enver Paşa,…)


Osmanlı Devleti yüzyıllarca mutlak monarşi ile yönetilmiştir. Tahta oturan padişahlar yönetimde üstün ve sınırlandırılamaz bir güce sahip olmuşlardır. Nihayetinde, Osmanlı hanedanlığı veraset sistemi ile egemenliği on üçüncü yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar elinde tutmuştur.


Osmanlı Devleti’nin siyasi yapısı böyleyken; 1789 tarihli Fransız İhtilali ile önce Fransa ardından diğer Avrupa ülkeleri birer birer mutlak monarşi yönetimlerinin başında bulunan kralları kanlı eylemlerle devirmekte ve Cumhuriyet yönetimlerini kurmaktaydılar. Fransa’da kralın devrilmesine yol açan bu gelişmeler özgürlük, milliyetçilik ve eşitlik gibi değerlerin yüceltilmesine sebep olmuştur. Bu üç unsur, Osmanlı Devleti’nin de zayıflayarak dağılma dönemine girmesinin en önemli siyasal ve toplumsal dinamikleri arasındadır.


Avrupa’da yaşananlar, 19. yüzyılın başlarından itibaren,  zor durumda olan Osmanlı Devleti’nde de yeni siyasi arayışları ister istemez gündeme getirmiştir. Bu doğrultuda, 1808 tarihli Sened-i İttifak Osmanlı Devleti’nin siyasi yapısındaki değişimin ilk adımını oluşturmuştur denilebilir.


Sened-i İttifak Osmanlı Sadrazamı Alemdar Mustafa Paşa ile ayanlar arasında 1808 yılında imzalanmış ve ıslahatlarıyla devlet yönetimine damgasını vuran Osmanlı Padişahı II. Mahmut (1808-1839) tarafından ilan edilmiştir.


Anayasa hukukçuları, Sened-i İttifak’ı Türk tarihindeki ilk anayasal belge olarak görmektedirler.


 
3) TANZİMAT FERMANI (1839)


Tanzimat Fermanı (1839) padişah Abdülmecit’in onayıyla Mustafa Reşid Paşa tarafından Gülhane Parkı’nda okunmuştur.
Padişahın tek taraflı beyanı olduğu için ferman niteliğindedir.


Bu fermanla asıl amaçlanan; demokrasi, insan hakları ve eşitlik gibi değerlerin kabul edilmek suretiyle Avrupa ülkelerinin desteğini almaktır.


Fermanın en önemli özelliği padişahın yetkilerini kendi isteğiyle sınırlandırması ve hukukun üstünlüğünün ilk defa tanınmasıdır.

4) ISLAHAT FERMANI (1856)


Padişah Abdülmecit tarafından, Fransız ve İngilizlerin baskısıyla, azınlıklara geniş hakların verildiği tek taraflı irade açıklamasıdır.


Padişahın yetkilerinin sınırlandırılması, hukukun üstünlüğünün kabul edilmesi ve Osmanlı Devleti’nin bütünlüğü korunmak istenmesi amaçlarıyla Tanzimat Fermanı’na benzemektedir.

 

5) BİRİNCİ MEŞRUTİYET (1876)


Meşrutiyet yönetimi üç unsurdan oluşmaktadır: Kral, Anayasa ve Meclis.


Kısacası padişahın devlet yönetimindeki otoritesini bir meclisle paylaştığı yönetim sistemine meşrutiyet adı verilmektedir. Meclisin açılmasıyla Osmanlı Devleti’nin yönetim sistemi mutlak monarşiden meşruti monarşiye geçmiştir.


Birinci Meşrutiyeti ilan eden padişah II. Abdülhamit’tir. İlanını sağlayan grup ise Genç Osmanlılardır. Ziya Paşa, Namık Kemal ve Mithat Paşa grubun önde gelenlerindendir.


Birinci Meşrutiyet’in en önemli özelliği Türk tarihinde ilk defa tam bağımsız ve etkin olmasa da parlamenter yapının oluşturularak halka temsil hakkının verilmesidir.


Meclisin açılmasıyla Türk tarihinin ilk anayasası olan Kanun-i Esasi yürürlüğe girmiş ve anayasal düzene geçilmiştir.


II. Abdülhamit meclisin açılmasından kısa bir süre sonra 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nı gerekçe göstererek meclisi kapatmış ve 1908 tarihine kadar sürecek olan İstibdat (Baskı) Dönemi’ni başlatmıştır.

 

6) İKİNCİ MEŞRUTİYET (1908)


Jön Türklerin ordu içersindeki yapılanması olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin isyan çıkartması neticesinde, II. Abdülhamit Mebusan Meclisi’ni yeniden açmak ve Kanuni Esasi’yi tekrar yürürlüğe koymak zorunda kalmıştır.


İkinci Meşrutiyet Dönemi ile siyasi partilerin kurulmasına ilk defa olanak tanınmıştır. Bu dönemde İttihat ve Terakki Partisi ile Ahrar Fırkası kurularak çok partili siyasi yaşama geçilmiştir. Söz konusu dönemde toplanma ve cemiyet kurma hakkının verilmesi göze çarpan bir diğer siyasi gelişmedir.

Yukarıda da değinildiği gibi Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde siyasi yapıdaki dalgalanmaların temel nedeni batılı ülkelerin uzun yıllar önce referans aldıkları demokrasi, insan hakları, özgürlük ve eşitlik gibi değerlere biraz daha yakınlaşma arzusudur. Kısacası milletler için artık birer evrensel değer statüsünü alan bu kazanımlardan Osmanlı Devleti de kaçınılmaz bir şekilde etkilenmeye başlamış ve zamanla bu doğrultuda batı ülkelerini taklit etmek zorunda kalmıştır.
Fransa başta olmak üzere Avrupa’nın demokrasi mücadelesi iç ilişkiler düzeyinde kanlı eylemlere sahne olmuştur. Türk tarihinde ise Kurtuluş Savaşı’nın başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün girişimleriyle devletin yönetim biçimi yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde radikal bir şekilde tayin edilmiştir. Burada Ulu Önder Atatürk’ün Kurtuluş Mücadelemizin kazanılmasındaki tartışılmaz payının yanı sıra muhtemelen ilerde önemli iç karışıklıklara sebep olabilecek köklü bir rejim değişikliğini de liderlik ve üstün devlet adamı vasıflarıyla Türk milletine kabul ettirdiği gerçeği gözlerden kaçmamalıdır. Yani devrimle bir siyasi ve toplumsal değişim bunalımı Gazi Mustafa Kemal tarafından önlenmiştir diyebiliriz. Fakat insanlığın düşünce ve fikir alanındaki kazanımlarına Avrupa medeniyetinin bir bedel ödeyerek sahip olduğunu unutmamak gerekir. Bizde ise bu yönüyle bakıldığında nispeten önemli bir bedel ödemediğimizde de bir gerçektir. Bu nedenle halen, görünürde var olan fakat aslında işlemeyen bu kazanımların değeri ülkemizde tam olarak anlaşılamamıştır. 

 

7) BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI (1914-1918)


Birinci Dünya Savaşı’nın temel sebebi siyasi birliğini geç sağlayan ve sanayisini geç kuran Almanya’nın sömürgecilik politikası, başka bir ifadeyle hammadde ve pazar arayışıdır. Aynı koşullardaki İtalya’nın Almanya’yla benzer amaçlar doğrultusunda saldırgan ve yayılmacı politikalar izlemesi cihan harbinin patlak vermesine neden olmuştur.


Bu dönemde Osmanlı Devleti ise topraklarının önemli bir kısmını kaybetmiş, bu kayıplar Balkan Savaşları (1912-1913) sonucunda iyice artmıştır.


Devlet yönetiminde etkin olan İttihat ve Terakki Cemiyeti, Alman hayranı olan ittihatçı Enver Paşa’nın baskısıyla, Osmanlı’nın Almanya’nın yanında bu savaşa girmesine neden olmuştur.


Savaş bütün dünyaya sirayet etmiş, Osmanlı Devleti de birçok cephede mücadele etmek zorunda kalmıştır.


Fakat bu cephelerden bir tanesi vardır ki Türk tarihi açısından unutulmaz bir yere sahiptir. Kara ve deniz savaşlarının yapıldığı Çanakkale’de Türk milleti kahramanca düşmanla çarpışmış ve bir lider olarak Gazi Mustafa Kemal Atatürk ilk defa ulusun tarihini değiştirecek kişi olduğunun sinyallerini vermiştir.


Osmanlı Devleti’nin taraf olduğu İttifak Devletleri (Alman İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu ve Bulgaristan Krallığı) Birinci Dünya Savaşı’nda, ABD’nin 1917 yılında İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa, Rusya) tarafında savaşa girmesiyle mağlup olmuşlardır.

Mustafa Kemal Çanakkale Savaşı’nda 57. Alaya: “Ben size taarruzu değil ölmeyi emrediyorum.”  talimatını vermiştir.

 

8) ERMENİ MESELESİ (1915)


Osmanlı Devleti’nin hüküm sürdüğü 1915 yılında, Ermenilerle Devleti Ali Osmaniye arasında çıkan uyuşmazlıklardan dolayı çok sayıda Ermeni vatandaşımızın öldüğü olaylara Ermeni Soykırımı(!) ya da Ermeni Meselesi denir.


Ermeni dosyası üzerine bilimsel çalışmaları bulunan Türk Tarih Kurumu eski başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, 1915 olaylarında ölen Ermeni sayısının 50.000 civarında olduğunu belirtirken, Ermeniler 1915 yılında 1-1,5 milyon Ermeni’nin öldüğünü iddia ederek Türkiye’nin soykırımı kabul etmesini istemektedirler.


1915 yılında, Osmanlı İmparatorluğu’nun ittifak devletleri tarafında savaştığı Birinci Dünya Harbi (1914-1918) bütün dehşetiyle devam etmekteydi. Bu dönemde itilaf devletleri safında savaşan Rusya, yurdumuzun doğusunu istila etme çabasındaydı. Tarihçilere göre, Ermeni tebaası söz konusu yıllarda Rusya’yla işbirliği yapmış ve Birinci Dünya Harbi’nde Osmanlı’yı arkasından bıçaklamıştır.


İttihat ve Terakki’nin yönetimde olduğu 1915 yılında Osmanlı Devleti, Ruslarla işbirliği yapan ve bölgede taşkınlıklar çıkararak yerli halka zulmeden Ermeni çetelerini Osmanlı toprağı olan Suriye ve Irak’ın kuzeyine tehcire (27 Mayıs 1915-Tehcir Kanunu) zorlamıştır.


Bununla birlikte, tehcire sebep olan Ermeni çetelerinin yerli halka yaptığı zulmü dönemin Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir şu cümleyle ifade etmiştir.”Allah hiçbir göze benim gördüklerimi göstermesin.”


Daha sonraları, Mustafa Kemal Atatürk’ün konuyla ilgili görüşleri ise şöyledir:


“Ermeni sorunu denilen ve Ermeni milletinin gerçek olmayan isteklerinden çok, dünya kapitalistlerinin ekonomik yararlarına göre çözülmek istenilen sorun, Kars Antlaşması (1921) ile en doğru şekilde çözüme ulaştırılmış oldu. Yüzyıllardan beri dostluk içinde yaşayan iki çalışkan halkın iyi ilişkileri memnuniyetle yeniden kuruldu.”


Türkiye’de öğretim üyeleri ve gazetecilerden oluşan bir grup 2008’de Ermenilerden Özür Diliyorum adıyla, imza kampanyası başlatmıştır. Prof. Ahmet İnsel, Prof. Baskın Oran, Dr. Cengiz Aktar ve gazeteci-yazar Ali Bayramoğlu kampanyanın öncülüğünü yapmışlardır. Diğer taraftan 24 Nisan, günümüzde dünya Ermenileri tarafından Ermeni Soykırımını Anma Günü olarak anılmaktadır.


Günümüzde, Ermeni Olayları’nı araştıran dünya tarihçilerinin her biri tehcir sırasında ölen insan sayısını ve olayların akışını farklı sunmaktadırlar. Dolayısıyla konu tarihi bir vaka olmaktan çıkarılmış ve siyasi bir konu haline getirilmiştir. Bugün Türkiye söz konusu olayların tarihçiler tarafından araştırılıp gerçeklerin ortaya konulması taraftarıdır. Fakat Ermeni diasporası olayları uluslararası siyasi bir zemine oturtarak ısrarla Türkiye’nin soykırımı kabul edip tazminat ödemesini savunmaktadır.

 

9) MONDROS ATEŞKESİ (30 EKİM 1918) VE SEVR ANTLAŞ. (10 AĞUSTOS 1920)


Birinci Dünya Savaşı’nın sonlanmasıyla galip devletler ile mağlup devletler arasında, savaş hukuku gereğince önce ateşkes antlaşmaları ve ardından barış antlaşmaları imzalanmıştır.


İtilaf Devletleri ile Osmanlı Devleti arasında ise Mondros Ateşkes Antlaşması (30 Ekim 1918) imzalanmıştır. Bu mütareke, Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü tehdit eden ve bağımsızlığına gölge düşürecek çok ağır maddeler içermekteydi. Nitekim bu ağır hükümler çok geçmeden devletin aleyhine çalışmaya başlamış ve Osmanlı Devleti’ni savunmasız bırakarak parçalanmaya sürüklemiştir.


Diğer taraftan, 10 Ağustos 1920’de, Fransa’nın Sevr kasabasında, İtilaf Devletleri ile Osmanlı Devleti arasında Sevr Antlaşması imzalanmıştır. Osmanlı Mebuslar meclisinin onaylamadığı bu antlaşma yürürlüğe girmemiştir. Sevr Antlaşması sırasında Türk Kurtuluş Savaşı devam etmekteydi. Bu savaştan zaferle ayrılan Türkiye Büyük Millet Meclisi İtilaf Devleri’yle, yürürlüğe girmeyen Sevr Antlaşması yerine Lozan Antlaşması’nı (24 Temmuz 1923) imzalamıştır.

 

10) TÜRK KURTULUŞ SAVAŞI (1919-1922)


Osmanlı Padişahı Vahdettin’in ulusun çıkarlarını koruyamayıp yurdun parçalanmasına seyirci kaldığını ve İngilizlerin himayesine girdiğini gören Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak milli mücadeleyi başlatan ilk adımı atmıştır.
Mustafa Kemal, İstanbul hükümetinin ulusa ihanet ettiğini ve yurdun ancak milletin azim ve kararı ile kurtulabileceğini düşünmekteydi. Bu nedenle Gazi, Anadolu’ya geçerek halkı mitingler ve kongreler yoluyla örgütlemek suretiyle milli mücadeleyi ateşlemiştir.


İstiklal Harbi’nin hazırlık evrelerinde yurdun birçok bölgesinde yararlı ve zararlı cemiyetler faaliyette bulunmaktaydı. Ayrıca Kuvayi Milliye adı verilen ve milis güçlerden oluşan birlikler işgalcilere karşı kendi bölgelerini korumaya çalışıyorlardı. Milli mücadele döneminde, son Osmanlı Mebusan Meclisi, Misak-ı Milli (Milli Yemin) ile Mondros Ateşkes Antlaşması sırasında Osmanlı Devleti’nin sahip olduğu topraklara atıf yapan ulusal sınırları belirlemiştir. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti de Misak-Milli kararları doğrultusunda pozisyonunu belirlemiştir. Bununla birlikte Musul, Kerkük ve Batı Trakya Misak-ı Milli’den verilen tavizlerdir.


Diğer taraftan Mustafa Kemal’in öncülüğünde Erzurum ve Sivas Kongreleri yapılmış ve 23 Nisan 1920’de I. TBMM’nin açılması sağlanmıştır. TBMM söz konusu dönemde halkın tek temsilcisi olduğunu ve İstanbul Hükümeti’nin otoritesini tanımadığını açıklamıştır.


Milli Mücadele’nin devam ettiği bu yıllarda İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan ve Ermenistan yurdun belirli bölgelerini işgal etme gayretindeydiler. TBMM’nin kurduğu düzenli ordu, özellikle İngilizlerin desteklediği Yunanlılarla yapılan; I. İnönü, II. İnönü, Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz’dan zaferle ayrılmış ve vatanın kurtuluşu sağlanmıştır.
 

Batının desteğini alan Yunanlılar İzmir’i işgal ettikten sonra Ankara’ya ilerleyerek burayı ele geçirip Türk milletini tarihten silmek istiyordu. Fakat düzenli ordunun kahramanca mücadelesi buna izin vermeyecekti. Meselenin önemini Atatürk’ün II. İnönü Zaferi’ni haber aldıktan sonra savaşın kumandanı ve dava arkadaşı İsmet Bey’e çektiği şu telgraf açıkça ortaya koymaktadır: “Siz orda yalnızca düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz.”


Türk Kurtuluş Savaşı Mudanya Ateşkes Antlaşması (11 Ekim 1922) ve İsviçre’nin Lozan şehrinde imzalanan Lozan Antlaşması (24 Temmuz 1923) ile sona ermiştir.

 

11) CUMHURİYETİN İLANI (29 EKİM 1923)


İstiklal Harbi’nden zaferle ayrılan TBMM, 29 Ekim 1923’te yeni Türk Devleti’nin rejimini belirlemiştir. Gazi Mustafa Kemal dava arkadaşlarıyla yaptığı bir toplantının sonunda: “Yarın Cumhuriyeti ilan ediyoruz.” demiş ve yeni Türk Devleti’nin siyasi rejiminin adını koymuştur.


Yaklaşık bir asırdır ülkemizin yönetim biçimi olan ve çağdaş devletlerin kabul ettiği bu rejim, inkılâpların önünün açılmasında önemli pay sahibi olmuştur. Nitekim Cumhuriyet’in ilk yılları Atatürk ilke ve inkılâplarının toplumsal hayata uygulandığı devrim yılları olmuştur.


Diğer taraftan TBMM 1 Kasım 1922’de saltanatı ve 3 Mart 1924’te de halifeliği kaldırmıştır. Ayrıca Osmanlı hanedan üyelerinin sınır dışı edilmesi kararlaştırılmıştır.

 

Gazi Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyet rejimi için şöyle bir ifadede bulunmuştur: “Benim en büyük eserim Cumhuriyettir.”

12) MUSTAFA KEMAL ATATÜRK DÖNEMİ (19 MAYIS 1919-10 KASIM 1938)


Atatürk, Nutuk adlı büyük eserinde milli mücadele ve devrim yıllarını anlatmıştır. Nutuk’ta 19 Mayıs 1919 tarihi başlangıç olarak kabul edilmiştir. Biz de incelememizde, 19 Mayıs 1919 tarihinden Gazi’nin ölüm tarihi olan 10 Kasım 1938 arasını Atatürk dönemi olarak isimlendireceğiz.


Türk Kurtuluş Savaşı ve devrimler şartların müsait olmaması ve acil kararların verilmesi gerektiğinden fikri bir hazırlık evresi geçirmemiştir. Mustafa Kemal savaşın başkumandanlığını üstlenmiş ve zaferin ardından devrimlerin öncüsü olmuştur.


Atatürk Dönemi boyunca milli kahramanımız Mustafa Kemal yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel değişim politikalarının tamamında etkin role sahip olmuştur.


Diğer taraftan söz konusu dönemde dış politikada önemli adımlar atılmıştır. Türkiye’nin uluslararası toplumla işbirliği halinde olduğunu vurgulayan Milletler Cemiyeti’ne üye olunması ve bölgesindeki istikrarı sağlamlaştıran Balkan Antantı’nı (1934) ve Sadabat Paktı’nı (1937) imzalaması Atatürk Dönemi önemli dış politika gelişmeleridir.


Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Devletçilik, Halkçılık ve Devrimcilikten oluşan Atatürk ilkeleri bu dönemde devletin resmi ideolojisi haline gelmiştir.


Atatürk ilkeleri ve inkılâplarını referans alan Kemalizm ideolojisi, anayasalarımızda yer almış, Türkiye Cumhuriyeti’nin yaklaşık bir asırdır dünyanın en sorunlu ve en stratejik bölgelerinin biri olan Ortadoğu’da devletin istikrarının sürdürülmesini sağlayan bütünleştirici güç olmuştur.

 

13) DERSİM İSYANI (1937)


Tunceli ilimizin eski adı Dersim’dir. 1937 yılında Alevi-Zaza-Kürt kökenli Dersim aşiretlerinin devlete başkaldırması sonucu yaşanan olaylara Dersim İsyanı ya da Dersim Katliamı adı verilmektedir.


Dersim’deki aşiretler (Özellikle Koçgiri, Haydaran ve Kureyşan aşiretleri) devlete vergi ve asker vermiyor, eşkıyalıkla geçiniyorlardı. Ayrıca, bölge aşiretlerinin Türkiye Cumhuriyeti’nden bağımsız kendi silahlı güçleri mevcuttu. Kısacası devlet sınırları içinde tam anlamıyla feodal bir yönetim mevcuttu.


1930’lu yıllarda aşiretler iyice asileşmiş, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin karakollarına ve birliklerine saldırmaya başlamışlardır. Saldırılarda çok sayıda er hayatını kaybetmiştir.


Bu gelişmeler üzerine Türk Devleti önce bir kanunla Dersim’in adını Tunceli olarak değiştirmiştir. Dersim’de asıl amaçlanan ise askeri harekâtlarla ve iskân politikalarıyla bölgeye hâkim olmak ve devlete karşı yapılan isyanı yok etmekti.


Sonuç olarak Türk Devleti bölge aşiretlerine karşı topyekûn bir mücadele başlatmıştır. Önce karadan ve havadan askeri harekât düzenlenmiş (üç ayrı harekât düzenlenmiştir) ve bölgeye hâkim olunmuştur. Daha sonra ise buradaki halk iskân politikası ile Türk nüfusunun çoğunlukta olduğu diğer illere yerleştirilmiştir. Son olarak bölgede başta eğitim olmak üzere kültürel bir seferberlik ilan edilmiştir.


Olayların ardından Dersim İsyanı liderlerinden olan Seyit Rıza ve birçok isyancı idam edilmiştir.


Resmi kaynaklara göre 1937’deki Dersim Olayları’nda çoğunluğu Alevi-Kürt kökenli olmak üzere yaklaşık 13.000 kişi, resmi olmayan kaynaklara göre ise yaklaşık 50.000 kişi hayatını kaybetmiştir.


Günümüzde halen, 1937 yılında, yukarıda anlattıklarımızla çelişkili bir tarihsel süreç yaşanıldığı tartışılmakta ve olayların aydınlatılması yönünde girişimler yapılmaktadır.

 

14) TEK PARTİ DÖNEMİ (CHP 1923-1950)


Bilindiği üzere yeni kurulan Türk devletinin siyasi rejimi Cumhuriyet olarak belirlenmişti. Siyasi partilerin demokrasinin vazgeçilmez unsuru olduklarının kabul edilmesine rağmen söz konusu dönemde tek partili bir siyasi yapı mevcuttu.


 9 Eylül 1923’te Atatürk tarafından kurulan Cumhuriyet Halk Partisi (Halk Fırkası-CHP), 1923-1938 yılları arasında tek başına ülkeyi yönetmiştir. Atatürk Halk Fırkası’nın kuruluşu olan 1923’ten 1938’e kadar partinin genel başkanlığını ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanlığı’nı sürdürmüştür. Bu dönemde İsmet İnönü başbakanlığı üstlenerek devletin yürütme kanadını temsil etmiştir. Atatürk’ün ölümünden sonra ise parti genel başkanlığını milli şef olarak anılan İsmet İnönü devralmıştır.


CHP Atatürk ilkelerini ve sosyal demokrasi anlayışını benimseyen bir siyasal partidir. 1923 ve 1950 yılları arasında iktidarı tek başına elinde bulundurmuş ve 87 yıllık Cumhuriyet tarihinde varlığını devam ettirmiştir.


Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın (1924) ve Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın (1930) kuruluşu çok partili siyasi hayata geçiş denemeleri mahiyetindedir. Fakat bu partiler laiklik karşıtı eylemlerin odak noktası haline gelmelerinden dolayı çok geçmeden kapatılmışlardır.

 

15) İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI (1939-1945)


Birinci Dünya Savaşı taraflar arasındaki sorunları tam olarak giderememişti. Almanya’da Hitler ve İtalya’da ise Mussolini’nin iktidarı ele geçirerek yayılmacı bir siyaset izlemeleri yeni bir dünya savaşının yaşanmasına neden olmuştur.


Asya-Pasifik cephesinde, Japonya ABD’nin Pearl Harbor üssüne saldırınca ABD’de harekete geçerek Japonya’ya saldırmıştır.


ABD’nin İngiltere ve Fransa tarafında savaşa girmesiyle Avrupa’da savaş Almanya ve İtalya’nın teslim olmasıyla sona ermiştir. Asya-Pasifik cephesinde ise birleşik devletlerin Hiroşima ve Nagasaki’ye attığı atom bombaları sonucunda, Japonya da teslim olmuş ve İkinci Dünya Savaşı resmen sona ermiştir.


Sonuç olarak savaşın galip tarafı Müttefikler (ABD, İngiltere, Fransa ve Sovyet Rusya); mağlup tarafı ise Mihverler (Almanya, İtalya ve Japonya) olmuştur.


Türkiye ise Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh.” anlayışıyla tarafsız kalmış ve savaşa katılmamaya gayret etmiştir.
Savaşın sonuçları ise şunlardır:
—Bu savaşla ABD İngiltere’den cihan hâkimiyetini devralmıştır. Diğer taraftan Sovyet Rusya da savaştan güçlenerek çıkmış ve soğuk savaş başlamıştır.
—Büyük Britanya İmparatorluğu sömürgelerini kaybetmiş; Hindistan, Cezayir, Pakistan ve Mısır gibi devletler kurulmuştur.
—ABD’nin öncüsü olduğu, liberalizm yanlısı NATO ve Sovyet Rusya’nın öncüsü olduğu, komünizm yanlısı Varşova Paktı gibi birbirine zıt iki askeri örgüt kurulmuştur.
—Almanya ikiye ayrılmış, Doğu Almanya’da komünist yönetim kurulurken, Batı Almanya’da liberal cumhuriyet kurulmuştur.
—Savaşın sonuçlarının tartışıldığı Yalta Konferansı’nda Birleşmiş Milletler örgütü kurulması kararlaştırılmıştır.
—Filistin’de bir İsrail devleti kurulmuştur. (1948)

Savaşın Türkiye açısından sonuçları ise:
—Türkiye yeni dünya düzeninde Avrupa devletleri arasında NATO grubunda yer almış ve Birleşmiş Milletlere üye olmuştur.
—Türkiye Birleşmiş milletler çatısı altında Kore Savaşı’na katılmıştır. (1950)

 

16) ÇOK PARTİLİ SİYASİ HAYATA GEÇİŞ (1946)


Türkiye’de 1946 yılındaki milletvekili genel seçimlerine ilk defa iki parti katılmıştı. Liberal politikaları benimseyen Milli Kalkınma Partisi (MKP), sosyal demokrat çizgide faaliyetlerini sürdüren CHP karşısında bu seçimde varlık gösterememiştir. MKP’nin ilk genel başkanı ve kurucusu ise Nuri Demirağ’dır. Türkiye’nin ilk muhalefet partisi olan MKP, 1958 yılında kendiliğinden feshedilmiştir.

 

17) DEMOKRAT PARTİ VE ADNAN MENDERES DÖNEMİ (1950-1960)


7 Ocak 1946 günü, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün desteğiyle ve Celal Bayar’ın öncülüğünde kurulan Demokrat Parti (DP), 1950 seçimlerinde 27 yıllık tek parti (CHP) iktidarını devirmiş ve 10 yıl süreyle ülkeyi yönetmiştir. 1950, !954 ve 1957 seçimlerinde mecliste üstünlük sağlayan DP siyasette ve ekonomide liberal politikaları benimsemiş ve CHP’nin özellikle ekonomide devletçilik politikasının karşısında durmuştur. Nitekim dönemin CHP milletvekilleri olan Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan, CHP’nin Varlık Vergisi ve Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu gibi devletçi girişimlerine katılmadıkları için partiden ihraç edilmişlerdir. Daha sonra ise söz konusu bu kişiler Demokrat Parti’yi kurmuşlardır.


DP kurucu genel başkanı Celal Bayar’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra hükümeti kurma görevi Aydın milletvekili Adnan Menderes’e verilmiştir. Ayrıca parti genel idare kurulunun kararıyla Adnan Menderes DP genel başkanlığına getirilmiştir.


1950 seçimleri kansız, hilesiz ve serbest seçimlerle iktidarın el değiştirmesi nedeniyle tarihimizde “Beyaz Devrim” olarak anılmaktadır. Diğer taraftan, Demokrat Parti’nin kurulmasıyla Türkiye’de ilk defa siyasi görüş ayrılıkları belirmeye başlamıştır. CHP kanadında solcular ve DP kanadında ise sağcılar kendilerini siyaseten konumlandırmışlardır. Söz konusu iki taraf özellikle 1980 öncesi kanlı eylemlere girişmişler ve 12 Eylül Darbesi’nin yapılmasında önemli rol oynamışlardır.


Demokrat Parti’nin CHP’den hesap sorulmaya girişilmeyeceğini belirtmesine rağmen ilk yasal çalışması Arapça ezan yasağını kaldırmak oldu. Bununla birlikte tarımda makineleşmeye ve tarımsal kalkınmaya önem verildi, karayolu yapım çalışmaları arttırıldı, KİT’lerin gelişmesi sağlandı. Batıyla sıkı ilişkilerin geliştirildiği bu dönemde Marshall Planı çerçevesinde önemli dış yardımlar alındı ve ülke ekonomik açıdan ferahladı. II. Dünya Savaşı’nda yoksullaşan halk Adnan Menderes döneminde ekonomik açıdan rahatlamıştı.


Ayrıca bu dönemde Türkiye Avrupa Birliği’ne (AB) ilk başvurusunu (1959) yapmıştır.

Kore Savaşı’na bir tugay gönderilmesi kararı sonrası 1952'de Türkiye NATO'ya girdi. Ekonomi politikaları ise ABD ve Dünya Bankası öncülüğünde uygulanmaya başlandı.


Ekonomide olumlu bir süreç yaşandığı ve iktidarın halkla iyi ilişkiler geliştirdiği dönemde Demokrat Parti CHP’ye baskı uygulamaya başladı. 1953 yılında CHP’nin malları hazineye devredildi, Halkevleri ve Köy Enstitüleri kapatıldı.


!957 yılı seçimlerinde Demokrat Parti büyük yara aldı. Buna rağmen tek başına iktidarı elinde bulundurmaya devam etti. Bu tarihten sonra ülkede ekonomik sıkıntılar artmaya başladı. İktidarla muhalefet arasında ise sert tartışmalar görülmeye başlandı. CHP’nin yayın organı olan Ulus Gazetesi başta olmak üzere muhalefet yanlısı gazeteler ardı ardına kapatıldı. İsmet İnönü’ye birkaç kez suikast girişiminde bulunuldu. Bu karmaşık ve çetin süreç 27 Mayıs askeri darbesi ile son bulacaktı.

 

18) 27 MAYIS DARBESİ (27 MAYIS 1960)


1960 yılına gelindiğinde ülke günden güne bunalımasürükleniyordu. İstanbul’da ve Ankara’da üniversite öğrencileri şiddetli eylemler yapmaya başlamıştı. DP’yi savunanlar ve CHP’yi savunanlar olmak üzere iki taraf amansız bir mücadeleye girmişlerdi.


Bu dönemde Cumhurbaşkanlığı’nı (Celal Bayar), TBMM Başkanlığı’nı (Refik Koraltan) ve Meclis Üstünlüğü’nü elinde bulunduran Demokrat Parti, demokrasinin çoğunluğa sahip olmanın azınlıklara saygı duyulması gereğini unutarak çoğunluğun her istediğinin kabul edilmesi anlamına geldiğini benimsemiş ve CHP’ye baskı uygulamaya başlamıştır. Bununla birlikte muhalif basına her geçen gün daha da artan bir sansür uygulanmış ve halk CHP aleyhine kışkırtılmaya çalışılmıştır. Söz konusu dönemde sokaklarda çatışmalar artmış ve ülke kaosa doğru sürüklenmeye başlamıştır. İsmet İnönü, bu vahim gelişmeler karşısında şu ünlü sözünü söylemiştir: “Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam.”


Bu gelişmeler devam ederken Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koyarak cunta dönemini başlatmıştır. 38 subaydan oluşan, Orgeneral Cemal Gürsel’in başkanlığını yaptığı Milli Birlik Komitesi (MBK) başta Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve TBMM Başkanı Refik Koraltan olmak üzere birçok Demokrat Partiliyi tutuklamıştır. Bununla birlikte dönemin Genelkurmay Başkanı Mustafa Rüştü Erdelhun da tutuklananlar arasındaydı. Söz konusu tutuklular, Yassıada’da, MBK’nın atadığı yargıçlardan oluşan Yüksek Adalet Divanı tarafından yargılanmışlardır.


MBK yayınladığı ve ordunun görevinin açıklandığı 6 numaralı tebliğinde şöyle bir ifade kullanmıştır:

“Türk Ordusu bir kere daha tarihi bir vazife karşısında bulunuyor. Bu vazife; dâhilde memleketi buhran ve felakete sürüklemek isteyen hırslı politikacıların elinden kurtarmaktır”

Tutuklananlardan 15 kişi idam cezasına çarptırılmıştır Bu sanıklardan Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan 16 Eylül 1961’de, Adnan Menderes 17 Eylül 1961’de İmralı Adası'nda idam edilmişlerdir. Diğer idam cezaları ise yoğun baskılar üzerine ömür boyu hapse çevrilmiştir.

“Kimseye dargın değilim. Kırgınlığım yok. Hayata veda etmek üzere olduğum şu anda devletim ve milletime ebedi saadetler dilerim. Bu anda karımı ve çocuklarımı şefkatle anıyorum.”

 

19) KORE SAVAŞI (1950-!953) VE NATO’YA ÜYELİK (1952)


1950-1953 yılları arasında, Güney Kore ile Kuzey Kore arasında yaşanan ve soğuk savaşın ilk sıcak çatışması olarak görülen muharebedir. ABD bu savaşta Kuzey Kore’nin komünist bloğu olan Sovyet Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti tarafından yönlendirildiği düşüncesindeydi. Bu nedenle ABD ve müttefikleri Birleşmiş Milletler (BM) çatısı altında Güney Kore’yi desteklemişlerdir. Bu savaşta her iki tarafta kesin bir başarı elde edememiştir. Fakat batının desteğini alan Güney Kore’nin ekonomik kalkınmasını tamamlayıp 2000’li yıllarda gelişmiş bir ülke profili ortaya koyduğu gözden kaçmamalıdır.


Türkiye ise Kore Savaşı’na bir tugay göndererek Sovyet Rusya’nın baskısından kurtulmak istiyordu. Nitekim BM çatısı altında yaklaşık 5000 askerini Kore’ye gönderen Türkiye 1952'de NATO'ya Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü) kabul edilmiştir.

 

20) 1960’LI YILLAR (1960-1970)


1960’lı yıllarda Türk siyasetine önce Ragıp Gümüşpala daha sonra Süleyman Demirel öncülüğündeki Adalet Partisi (AP)  damgasını vurmuştur. Kapatılan Demokrat Parti’nin devamı niteliğinde olan Adalet Partisi siyasette liberal ve muhafazakâr bir çizgiye sahipti. Ayrıca, parti kendisini merkez sağ olarak konumlandırmaktaydı.


Adalet Partisi 27 Mayıs idamlarına karşı oluşan toplumsal tepkiyi kendi lehine çevirmiş ve Demokrat Parti milletvekillerinden birçoğunu bünyesinde barındırmıştır.


Bu dönemdeki diğer önemli gelişmeler şunlardır:
—1961 anayasasıyla Anayasa Mahkemesi kurularak Anayasal Yargı süreci hukukumuza girmiştir. (1961)
—Türkiye ile Uluslararası Para Fonu (IMF) arasında ilk Stand-By antlaşması imzalanmıştır. (1961)
—Merhum Alparslan Türkeş tarafından kurulan (1960) Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) ile Türkiye’de planlı ekonomi yılları başlamıştır. (1963)
—TRT televizyon yayınlarına başlamıştır. (1968)

 

21) 68 KUŞAĞI (1968-…)


Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve Mahir Çayan gibi liderlerin öncülüğündeki Marksist-Sosyalist-Leninist harekete 68 Kuşağı adı verilmektedir.


1960’lı yıllarda dünyada esen devrimci, özgürlükçü ve savaş karşıtı ideolojinin Türkiye’deki yansımasını 68 Kuşağı oluşturmuştur.


Söz konusu hareket ABD başta olmak üzere kapitalist batı ülkelerinin karşısında, Sovyet Rusya başta olmak üzere komünist doğu bloğu ülkelerini destekleyen bir akımdır.


1961 yılında 12 sendikacının kurduğu Türkiye İşçi Partisi (TİP) Türkiye’de aşırı solu temsil etmiş ve buradan yetişen siyasetçiler 68 Kuşağı’nın oluşmasında önemli pay sahibi olmuşlardır.


 68 Kuşağı proletaryanın (işçilerin) ve çiftçilerin iktidarı bir devrimle ele geçireceğine inanmaktaydı. Bu doğrultuda söz konusu dönemde Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan tarafından kurulan Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) yönetime karşı silahlı mücadele vermiştir. Ayrıca, THKO Türkiye’de yönetime karşı silahlı mücadele veren ilk siyasi örgüttür.


68 Kuşağı’nı başlatan olay Fransa’daki Sorbonne Üniversitesindeki öğrenci isyanıdır. Ayrıca Latin Amerikalı Ernesto Che Guevara Marksist-Leninist akımın dünyadaki en önemli temsilcisi olarak görülmektedir.

 

22) 1970’Lİ YILLAR (1970-1980)


Türkiye’de 1970’li yıllarda iki genel seçim (1973 ve 1977) yapılmıştır. Söz konusu dönem, Bülent Ecevit’in genel başkanlığını yürüttüğü CHP’nin Süleyman Demirel’in liderliğindeki Adalet Partisi’ne seçimlerde büyük bir fark olmamakla beraber üstünlük sağladığı yıllar olmuştur.


Diğer taraftan, 1973 ve 1977 seçimlerinde Necmettin Erbakan öncülüğünde muhafazakâr eğilimli bir parti olan Milli Selamet Partisi (MSP) ve Alparslan Türkeş öncülüğünde milliyetçi bir çizgiye sahip olan Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) mecliste yer almıştır.


CHP’nin her iki genel seçimde de (1973, 1977) üstünlük sağlamasına rağmen bu dönemde hiçbir parti tek başına hükümet kurabilme çoğunluğunu elde edememişti. Bu nedenle Süleyman Demirel öncülüğünde, 1973 seçimlerinden sonra 1. Milliyetçi Cephe Hükümeti (Adalet Partisi-Milli Selamet Partisi-Milliyetçi Hareket Partisi-Cumhurietçi Güven Partisi) kurulmuştur. 1977 seçimlerinden sonra ise yine Süleyman Demirel öncülüğünde 2. Milliyetçi Cephe Hükümeti (Adalet Partisi-Milli Selamet Partisi-Milliyetçi Harekât Partisi) kurulmuştur.


Kısacası 1960’lı yıllardan sonra 1970’li yıllarda da Adalet Partisi genel başkanı Süleyman Demirel başbakanlık görevini üstlenmiş ve her iki döneme de damgasını vurmuştur.


1970’li yıllar Türkiye’de sağ-sol çatışmalarının en fazla görüldüğü yıllar olmuştur. Nitekim bu kanlı eylemler 12 Mart 1971 Muhtırası’na ve 12 Eylül 1980 askeri darbesine zemin hazırlamıştır.

 

23) 12 MART MUHTIRASI (12 MART 1971)


Dönemin Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve kuvvet komutanları ülkede anarşi ortamının artmasını gerekçe göstermiş ve Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a bir muhtıra vererek Süleyman Demirel hükümetini istifaya zorlamıştır.


Darbe TRT radyolarından okunmuş ve aşağıdaki muhtıra verilmiştir:


“Parlamento ve hükümet, süregelen tutum, görüş ve icraatıyla yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk’ün bize hedef verdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.”


Muhtıra sonrası askerler devrilen hükümet yerine bağımsız bir hükümetin kurulmasını istiyorlardı. Bu doğrultuda CHP Kocaeli milletvekili Nihat Erim üzerinde anlaşıldı. Partisinden istifa eden Nihat Erim bağımsız başbakan olarak partiler üstü reform hükümetini kurdu.


12 Mart 1971 öncesi, Deniz Gezmiş liderliğindeki Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu militanları İsrail Başkonsolosunu kaçırıp öldürmüşlerdir. Bu ve benzeri gelişmeler üzerine sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, sol görüşlü yayınlar yasaklanmış ve tutuklamalar artmıştır. Diğer taraftan bu dönemde aşırı solcu TİP ve DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) kapatılmıştır.


Tutuklanan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan yargılanarak idama mahkûm edilmiştir. O dönemde idamlar senato tarafından onaylanmak zorundaydı. İsmet İnönü idam kararları için “Siyasi suçlar idamla cezalandırılmamalıdır.” diyerek Bülent Ecevit’le birlikte red oyu kullanmıştır. Adalet Partisi genel başkanı Süleyman Demirel ise infazdan yana oy kullanmıştır. Ve son olarak da Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay idamları onaylamıştır.


Daha sonra Süleyman Demirel konuyla ilgili şöyle bir yorum yapmıştır: “Soğuk savaşın talihsiz olaylarından biri.”


Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ile Ankara Merkez Kapalı Cezaevinde asılarak idam edilen Deniz Gezmiş’in son sözleri şöyledir: “Yaşasın tam bağımsız Türkiye. Yaşasın Marksizm-Leninizm’in yüce ideolojisi. Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi. Kahrolsun emperyalizm. Yaşasın işçiler, köylüler.”


Deniz Gezmiş’in idamından sonra Türkiye’deki aşırı solcu ve devrimci örgütlerin hemen hepsi Deniz Gezmiş’in devrim önderleri olduğu konusunda hemfikir olmuşlardır.


Muhtıranın ardından, 1973 yılında yapılan genel seçimlerin sonucunda CHP iktidar ve Bülent Ecevit Başbakan olmuştur.

 

24) ASALA-ERMENİ TERÖR ÖRGÜTÜ (1973-1985)


Ermeni asıllı Agop Agopyan tarafından kurulmuş ve birçok ülke tarafından terör örgütü listesine alınmıştır. Marksist-Leninist ve Milliyetçi ideolojiye sahip olan örgütün Türkçe adı “Ermenistan’ın Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Ordusu”dur.


Adından da anlaşılacağı üzere örgütün amacı Büyük Ermenistan’ı kurmaktır. Bu doğrultuda örgüt Türkiye’de ve yurtdışında birçok kanlı eylem gerçekleştirmiştir. Özellikle yurt dışında görevli olan Türk diplomatlara suikastlar düzenleyen örgüt 1985 yılında tasfiye olmuştur.


Ermenistan’ın terör eylemleriyle bir sonuca ulaşamayacağını kabullenerek özellikle ABD ve Avrupa’da siyasal baskı araçlarını kullanarak Sözde Ermeni Soykırımı’nı Türkiye’ye kabul ettirme çabaları demokrasi ve insan hakları adına önemli bir gelişmedir.

 

25) PKK’NIN KURULMASI (1974) VE KÜRT MESELESİ


PKK 1974 yılında Abdullah Öcalan tarafından kurulmuştur. Örgüt başlangıçta Marksist-Leninist-Stalinci-Maocu ideolojiyi benimsediğini savunmuş ve etnik ayrılıkçı bir tutum takınmıştır. Türkiye, Irak, İran ve Suriye’nin bir bölümünde “Kürdistan” adlı sosyalist bir Kürt devleti kurmayı amaçlayan terör örgütü, özellikle 1980’li ve 1990’lı yıllarda gerek güvenlik güçlerimize gerekse sivil halka yönelik birçok silahlı eylemde bulunmuştur. Halen kanlı eylemlerini sürdüren örgüt kurulduğundan günümüze yaklaşık 30.000 kişinin ölümüne ve ülkemizin kaynaklarının heba edilmesine sebep olmuştur.


Kurulduğundan bu yana KADEK, KONGRA-GEL ve KKK gibi farklı adları benimseyen bölücü terör örgütünün ülkemizdeki şehir yapılanması ise KCK adını taşımaktadır.


Avrupa ülkelerinden ekonomik yardım aldığı düşünülen PKK’nın eylemlerde kullandığı askeri mühimmatın da büyük bir bölümünün Rusya’dan temin ettiği söylenebilir. Diğer taraftan örgütün Ortadoğu’da güçlü bir devlet istemeyen ABD tarafından desteklendiği uzun süredir tartışılmaktadır.


Özellikle Kuzey Irak’ta askeri kampları bulunan örgüt ülkemizin doğu ve güneydoğu illerinde yaşayan Kürt vatandaşlarımızın büyük bir bölümü tarafından sempatiyle karşılanmaktadır.


İlk silahlı eylemini 1984 yılında yapan PKK, özellikle 1990’lı yıllarda eylemlerini arttırmıştır.


2000’li yıllarda bölücü başı Abdullah Öcalan’ın yakalanması (1999) ve TBMM’ye PKK sempatizanı Kürt milletvekillerinin katılmasıyla silahlı eylemlerin azaldığı ve demokratik çözüm arayışlarının arttığı söylenebilir.


Kürt Meselesi’nin çözümüne silahlı başkaldırıyla ulaşılamayacağını artık PKK’da anlamıştır. Sorunun çözülmesi için burada devlet adamlarımıza düşen görev ise Kürt kökenli vatandaşlarımızın TBMM’de adaletli bir şekilde temsil edilmelerini sağlayarak demokrasiye olan inancı sürdürmektir.

 

26) KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI (1974)


20 Temmuz 1974’te Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kıbrıs’a yapmış olduğu askeri harekâta Kıbrıs Barış Harekâtı adı verilmiştir.
Harekât öncesinde Kıbrıs’ta Rumlar birçok Türk’ü esir almıştı. Bununla birlikte silahlı eylemleriyle enosisi (Kıbrıs adasını Yunanistan’a bağlamayı amaçlayan fikir) gerçekleştirmeye çalışan Rum terör örgütü EOKA’nın kanlı eylemleri Kıbrıs’a müdahaleyi zorunlu kılmıştır.


Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit harekât başladıktan kısa bir süre sonra şu açıklamayı yapmıştır:


“Biz aslında savaş için değil, barış için, yalnız Türklere değil, Rumlara da barış getirmek için Ada’ya gidiyoruz. Türkiye’nin Kıbrıs’ta barış, kardeşlik ve özgürlük için giriştiği harekât, bu sabah erken saatlerde başlamıştır…”


Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi ve Kıbrıs Cumhuriyeti bu harekâtı “işgal” olarak nitelendirmişlerdir. Diğer taraftan Suudi Arabistan, İran, Pakistan ve Afganistan söz konusu dönemde Türkiye’ye yardımda bulunmuşlardır.


Kıbrıs Barış Harekâtı iki aşamalı olmuştur. İkinci harekâtın parolası ise şöyledir: “Ayşe tatile çıksın.”


Harekâtın gelişimi şu şekilde olmuştur. 40.000 Türk askeri havadan indirme ve karadan çıkarma yaparak adanın kuzeyini ele geçirmiştir. Türk tarafı, 12.000 kişilik Rum-Yunan tarafına nazaran daha güçlüydü. Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyeti adanın kuzeyini ele geçirme amacına ulaşmıştır.


Türk tarafı açısından başarıyla sonuçlanan ve Rumların daha fazla kayıp verdiği Kıbrıs Barış Harekâtı uluslar arası toplum tarafından haksız bulunmuştur. Nitekim olumsuz açıklamaların yanı sıra 1975 yılında ABD Kıbrıs Harekâtı nedeniyle Türkiye’ye silah ambargosu koymuştur.


Daha sonra, 1983 yılında Türklerin tarih boyunca kurdukları sayısız devletten sonuncusu olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurulmuştur.

 

27) 1980’Lİ YILLAR (1980-1989)


1980’li yılların başında 12 Eylül darbesi yaşanmıştır. Darbenin ardından yapılan seçimlerin sonucunda Anavatan Partisi’nin kurucu Genel Başkanı Turgut Özal Başbakanlık görevini üstlenmiş ve Türkiye kapalı ekonomi ve kapalı siyaset yaklaşımından ayrılarak dünyayla bütünleşmiştir. Bu dönemde ekonomide hatırı sayılır bir gelişme kaydedilmiş ve hızlı bir yapısal dönüşüm sürecine girilmiştir.


Dönemin tarihe mal olmuş en önemli olayları ise şunlardır:
—Katma Değer Vergisi (KDV) uygulaması başlamıştır. (1984)
—İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB) açılmıştır. (1985)
—Türkiye AB’ye tam üyelik başvurusunda bulunmuştur. (1987)
—Bulgar zulmünden kaçmaya çalışan Türkler anayurda göç etmeye başlamışlardır. (1989)

 

28) 24 OCAK KARARLARI (1980)


24 Ocak 1980’de Süleyman Demirel’in başbakanlık görevini üstlendiği 2. Milliyetçi Cephe Hükümeti (AP, MHP, MSP) ülkeyi yönetmekteydi. Söz konusu dönemde Başbakan Süleyman Demirel, DPT ve Başbakanlık Müsteşarlığına Turgut Özal’ı getirerek kendisinden ekonomide yapısal değişiklikleri içeren bir ekonomik istikrar programı hazırlamasını istemiştir.


Daha önce ABD’de ekonomi üzerine araştırmalar yapmış olan Turgut Özal programı kısa sürede hazırlamış ve kamuoyuna açıklamıştır.


Bu kararlar ekonomide köklü değişimleri beraberinde getirmiştir:
—İthal ikameci sanayileşme stratejisinden ihracata dönük sanayileşme stratejisine geçilmiştir.
—Yabancı sermayenin ülkemize gelmesinin önündeki engeller kaldırılmıştır.
—Devletin ekonomideki rolü azaltılmaya çalışılmıştır.
—Kısacası 24 Ocak Kararları neo-liberal ekonomi politikalarının uygulanmasını amaçlayan bir yapısal değişim programıdır.

29) 12 EYLÜL DARBESİ (12 EYLÜL 1980)


12 Eylül 1980 ihtilalı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren öncülüğünde, emir-komuta zinciri içersinde ülke yönetimine el koyduğu askeri darbedir. Bu darbe, Süleyman Demirel’in başbakanlık yaptığı hükümetin görevden alınmasına neden olmuş, TBMM feshedilmiş ve siyasi partiler kapatılmıştır. Daha sonra ülke yönetimi Kenan Evren ve kuvvet komutanlarından oluşan Milli Güvenlik Konseyi’ne (MGK) devredilmiştir.


Darbe günü TRT radyo ve televizyonunda halka konuşma yapan Kenan Evren’in şu ifadeleri darbeye sebep olan temel gerekçeleri ve ülkenin mevcut şartlarını açıkça ortaya koymaktadır:

“Yine hepinizin bildiği gibi; anarşi, terör ve bölücülük, her gün 20 civarında vatandaşımızın hayatını söndürmektedir. Aynı dini ve milli değerleri paylaşan Türk Vatandaşları siyasi çıkarlar uğruna, çeşitli suni ayrılıklar yaratılmak suretiyle muhtelif kamplara bölünmüş ve birbirlerinin kanlarını çekinmeden akıtacak kadar gözleri döndürülerek, adeta birbirlerine düşman edilmişlerdir.”

Şubat 1980’de Mili Selamet Partisi Genel Başkanı ve Süleyman Demirel Hükümeti’nin koalisyon ortağı olan Necmettin Erbakan hükümeti istemeyerek desteklediğini belirtmiş ve şu ünlü sözünü söylemiştir:

"Kadayıfın altı kızarmadan bu hükümeti uzaklaştıracak olursanız, bu zihniyet milleti aldatmanın gene fırsatını bulacaktır. Onun için kadayıfın altının kızarmasını bekleyeceğiz.”

O sıralarda her gün gelen ölüm haberlerinin yanı sıra, eski başbakan Nihat Erim, Tekel Bakanı MHP'li Gün Sazak ve Maden-iş Genel Başkanı Kemal Türkler gibi önemli kişiliklerin suikastlarla öldürülmesi; ülkenin ekonomik durumunu gösteren, Başbakan Süleyman Demirel’in “70 sente muhtacız.” açıklaması; MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın Konya’da düzenlenen Kudüs Mitingi gibi şeriat yanlısı eylemlere katılımı; başta ABD olmak üzere yabancı devletlerin Türkiye’de istikrar istemesi ordunun sabrını taşıran son damlalar olmuştur.


Sağ ve sol gruplar arasındaki bu çatışmalar üzerine 12 Eylül sabahı ordu, radyodan yayınlanan ilk bildirisinde şu ifadede bulunmuştur.

“Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu'nun verdiği Türkiye Cumhuriyeti’ni kollama ve koruma görevini yüce Türk Milleti adına emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur.”

Sonuç olarak:
—Hükümet görevden alındı ve Milli Güvenlik Konseyi yasama ve yürütme yetkilerini 1983 seçimlerine kadar üstlendi
—Kenan Evren yedi yıl süreyle Cumhurbaşkanı seçildi
—Siyasi partiler kapatıldı ve TBMM feshedildi
—Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan ve Alparslan Türkeş siyasi yasaklılar listesine alındı (1987 yılında yapılan referandum ile siyasi yasaklar kaldırıldı ve bu dörtlü siyasete geri döndü)
—Ülkenin tümünde sıkıyönetim ilan edildi
—650.000 kişi gözaltına alındı
—230.000 kişi yargılandı
—7000 kişi için idam cezası istendi ve haklarında idam cezası verilen 50 kişi asıldı
—Askeri yönetim tarafından son anayasamız olan 1982 anayasası hazırlandı ve % 92 evet oyuyla halk tarafından kabul edildi.


12 Eylül Darbesi’nde, ABD Devlet Başkanı Jimmy Carter’a ABD’li diplomatlar tarafından “Senin çocuklar iş bitirdi!” ifadesiyle darbenin müjdelenmesi ABD’nin 12 Eylül’deki rolünün tartışılmasına neden olmuştur. 


Günümüzde, 12 Eylül Darbesi’nin üzerinden 30 yıl geçmesine rağmen birçok siyasi parti ve sivil toplum örgütü darbe yönetiminin yargılanması tartışmalarını sürdürmektedirler. Milli Güvenlik Konseyi’nin hazırladığı 1982 Anayasası’nın Geçici 15. maddesi darbe döneminin yargılanamayacağı hükmünü içermekteydi. Fakat Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidar olduğu 2010 yılında, yapılan referandumla % 58 evet oyuyla bu geçici madde anayasadan çıkarılmıştır.

 

30) TURGUT ÖZAL DÖNEMİ (1983-1989)


12 Eylül Darbesi sonrası ve 1983 seçimleri öncesi Milli Güvenlik Konseyi (MGK) Yüksek Seçim Kurulu işlevi görmekteydi. Bu dönemde üç parti (Anavatan Partisi, Halkçı Parti, Milliyetçi Demokrasi Partisi) hariç diğer bütün partiler MGK tarafından veto edilmiştir. Söz konusu dönemde (1983) Turgut Özal’ın kurduğu Anavatan Partisi (% 45 oy ile) seçimden tek başına iktidar olarak çıkmıştır.


24 Ocak 1980 Kararları’nın mucidi olan Turgut Özal darbe döneminde ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı görevini üstlenmiştir. Diğer taraftan Turgut Özal Anavatan Partisi’nin kapatılan AP, CHP, MSP ve MHP’yi birleştirme eğilimde olduğunu iddia etmiştir.


Siyasete 1977 yılında Milli Selamet Partisi’nde başlayan Turgut Özal’ın Anavatan Partisi Genel Başkanı ve Başbakan olduğu seksenli yıllarda Türkiye siyasi ve ekonomik açıdan önemli değişimleri gerçekleştirmiştir. Özellikle uluslararası ticaret serbestleştirilmiş ve ekonomide neo-liberal politikalar takip edilerek ekonomik açıdan dünyaya entegre olunmuştur.

 

1989 yılında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olan Turgut Özal TBMM tarafından Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Özal, Cumhurbaşkanlığı sırasında 5 ülkeyi kapsayan Türkistan gezisinin dönüşünde ölmüştür (17 Nisan 1993). Merhumun bir suikast sonucu öldürüldüğüne ilişkin tartışmalar halen devam etmektedir.


Turgut Özal şöyle bir vasiyette bulunmuştur:

"Öldükten sonra beni İstanbul’a defnedin, kıyamete kadar Fatih Sultan Mehmed'in manevi ruhaniyeti altında bulunmak istiyorum."

Bu vasiyet üzerine Turgut Özal İstanbul’da, Vatan Caddesi üzerindeki anıtmezara defnedilmiştir.

31) 1990’LI YILLAR (1990-1999)


1990’lı yıllar Türk siyasetinde koalisyon hükümetlerinin kurulduğu siyasi ve ekonomik açıdan istikrarsız bir dönemdir. Söz konusu yıllarda; Anavatan Partisi’nden Mesut Yılmaz, Doğru Yol Partisi’nden Tansu Çiller, Sosyal Demokrat Halkçı Parti’den Erdal İnönü ve Cumhuriyet Halk Partisi’nden Deniz Baykal siyasi arenada ilk defa öne çıkan isimler olmuşlardır.


Diğer taraftan ekonomistler doksanlı yılları ülkemiz açısından kaybedilen on yıl olarak görmektedirler.


Bu dönemde yaşanan temel gelişmeler ise şöyledir:
—İlk özel televizyon kanalı olan Star TV yayın hayatına başlamıştır. (1990)
—SSCB dağılmış ve Soğuk Savaş sona ermiştir. (1991)
—6,8 büyüklüğündeki Erzincan depreminde yaklaşık 650 kişi hayatını kaybetmiştir. (1992) (Erzincan’da 1939 yılında 7,9 büyüklüğündeki depremde yaklaşık 30.000 kişi hayatını kaybetmiştir.)
Sivas’ta Madımak Oteli yakılmış ve 35 alevi aydın ve sanatçı yanarak can vermiştir. (1993)
—Gazeteci-Yazar Uğur Mumcu arabasına koyulan bombayla suikasta uğramıştır. (1993)
—PKK Bingöl-Elazığ karayolunu kesmiş ve otobüslerden indirilen 33 er kurşuna dizilmiştir.(1993)
—Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis, bindiği askeri helikopterin düşmesi sonucu yaşamını yitirmiştir. (1993)
—Cumhurbaşkanı Turgut Özal vefat etmiştir. (1993) (Kürt Sorunu’nun çözülmesine dair girişimlerle ön plan çıkan Özal’ın zehirlenerek öldürüldüğüne ilişkin tartışmalar sürmektedir.)
—Ekonomik kriz nedeniyle Türkiye ekonomisi % 6,1 küçülmüştür. (1994)
—Dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in onayıyla 5 Nisan Kararları alınmıştır. (1994)
—Alevi vatandaşlarımızın çoğunlukta olduğu Gazi Mahallesi’nde (Sultangazi-İstanbul) emniyet güçleri ile aleviler arasında olaylar çıkmış ve çıkan çatışmalarda 17 kişi hayatını kaybetmiştir. (1995)
—Türkiye ile AB arasında Gümrük Birliği uygulamaya geçmiştir. (1 Ocak 1996)
—Susurluk Kazası ile devlet-siyaset-mafya üçgeni arasındaki çete ilişkileri ortaya çıkmıştır. (1996)
—Ordu post-modern darbe ile Necmettin Erbakan hükümetinin istifasına neden olmuştur. (28 Şubat 1997)
—İrlanda’da düzenlenen Eurovision Şarkı Yarışması’nda Şebnem Paker “Dinle” adlı parçasıyla üçüncülüğü elde etmiştir. (1997)
—Gölcük merkezli ve 7,5 büyüklüğündeki Marmara Depremi’nde resmi makamlara göre yaklaşık 20.000, resmi olmayan kaynaklara göre ise yaklaşık 50.000 kişi hayatını yitirmiştir. (17 Ağustos 1999)

 

32) SOĞUK SAVAŞ VE SSCB’NİN DAĞILMASI (1947-1991)


Soğuk Savaş, başta ABD olmak üzere Batı İttifakı (NATO) ile Sovyet Rusya’nın öncülüğündeki Doğu Bloku (Varşova Paktı) ülkeleri arasındaki, 1947-1991 yılları arasında devam eden uluslararası siyasi ve askeri gerilime verilen addır.


İkinci Dünya Savaşı’ndan ABD ve Sovyet Rusya iki süper ve zıt güç olarak ayrılmışlardı. Söz konusu dönemde ABD özgürlük anlayışıyla siyasette demokrasiyi ekonomide ise liberalizmi savunmaktaydı. Sovyet Rusya ise eşitlik anlayışıyla siyasette komünizmi ve ekonomide ise devletçiliği savunmaktaydı.


Söz konusu dönemde taraflar nükleer silahlanma yarışı içine girmiş; istihbarat ajanları dünyanın her yerinde faaliyetlerini arttırmış; bilim, sanat, edebiyat ve spor alanlarına ideolojilerini taşımışlardır.


Diğer taraftan uzay araştırmaları ABD ile Sovyet Rusya arasındaki teknolojik rekabetin en üst düzeye çıktığı alanlardandır. Rekabetin başlangıcı 1957 yılında Rusya’nın uzaya gönderdiği Sputnik 1 adlı yapay uyduyla başlamıştır. Taraflar olası bir sıcak savaş olma ihtimaline karşı, diğer tarafı uzay araştırmalarında saf dışı bırakıp moral olarak çökertme amacındaydılar.


Doğu Almanya tarafından 1961 yılında yapılan Berlin Duvarı’nın, 1989’da yıkılması ile komünizmin çöküşü tetiklenmiş ve Sovyetler Birliği (SSCB) 1991 yılında dağılarak Soğuk Savaş sona ermiştir. Soğuk Savaş’tan zaferle ayrılan ABD çok uluslu şirketler, uluslararası kuruluşlar (NATO, Dünya Bankası, IMF, BM) ve kültürel faaliyetlerle ideolojisini tüm dünya ülkelerine benimsetmiştir.


Soğuk Savaş’ın bitmesinden sonra ABD’li ekonomi bilimcisi Francis Fukuyama “Tarihin Sonu” adlı tezini ortaya atmıştır. Bu teze göre liberal demokrasi ve pazar ekonomisi dünya ülkelerinin artık zorunlu ve tek tercihidir. Bu tercihin dışına çıkabilecek ideoloji ya da ülke bulunmamaktadır.

 

33) TÜRKİYE’DE ALEVİLİK


İslam dinindeki görüş ayrılıkları çeşitli mezheplerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. % 99’u Müslüman olan Türkiye’de ise Sünnilik ve Alevilik en önemli mezheplerdir. Ülkemiz nüfusunun büyük bir bölümünü Sünniler oluştururken, Hz. Ali ve Safevi Hükümdarı Şah İsmail’in yolundan gittiklerini öne süren Alevi sayısı da resmi olmayan rakamlara göre 5 milyondan fazladır.
Türkiye’de en fazla Alevi köyünün bulunduğu il Sivas ve en fazla Alevi’nin yaşadığı şehir ise İstanbul’dur.


Türkiye’deki Aleviler; Alevi Bektaşi Kültür Federasyonu, Pir Sultan Abdal Derneği ve Hacı Bektaşi Veli Dergâhı gibi önemli örgütler kurmuşlardır. Ayrıca aleviler hatırı sayılır nicelikte ve nitelikteki kültürel, sanatsal ve dini etkinliklerle her yıl bir araya gelmektedirler.


Aleviler kendilerini “Kızılbaş” olarak tanımlamaktadırlar. İçersinde birçok tarikatı barındıran Alevilik inancının en tanınmış tarikatı ise Anadolu kaynaklı Bektaşiliktir.


Bununla birlikte; Hacı Bektaşi Veli, Yunus Emre ve Şah İsmail Aleviliğe yön veren tarihsel kişiliklerdir. Arif Sağ, Mahsuni Şerif, Neyzen Tevfik ve Kemal Kılıçdaroğlu ise Alevi ünlüler arasından sadece birkaçıdır.


Aleviler, yıllardır cem evlerinin ibadethane statüsünü kazanmasını, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kapatılmasını, ilköğretimdeki zorunlu din derslerinin kaldırılmasını, dedelik kurumunun tanınmasını ve mezhep farklılığından dolayı yapılan ayrımcılığın(!) sona ermesini talep etmişlerdir.


Dersim İsyanı, Madımak Olayı ve Gazi Mahallesi Olayları gibi talihsiz deneyimler yaşanılmasına rağmen Aleviler, Türkiye Cumhuriyeti’ne gösterdikleri bağlılıkla Yüce Türk Milleti’nin şerefli ve eşit birer üyesi olduklarını kanıtlamışlar ve kültürel zenginliğimiz olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.

 

34) SİVAS MADIMAK OTELİ KATLİAMI (1993)


2 Temmuz 1993 günü Pir Sultan Abdal Derneği tarafından Sivas’ta Pir Sultan Abdal Şenlikleri düzenlenmiştir. Bu sırada şenlikleri düzenleyen Alevi vatandaşlarımız ile Sünni halk arasında provokatif eylemlerin de etkisiyle olaylar çıkmıştır.


Emniyet güçleri kısa sürede gelişen olayların önüne geçememiş ve sayıları hızla artan aşırı sağcı eylemciler Madımak Oteli önünde toplanmışlardır. Otelde bulunan çoğunluğu Alevi kökenli 35 sanatçı, gazeteci, yazar ve aydın yakılarak ya da dumandan zehirlenerek hayatını yitirmiştir. Aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu 51 kişi ise olaydan yaralanarak kurtulmuştur.


Cumhuriyet tarihinin en utanç verici olaylarından biri olan katliamın ardından Sivas’ta iki gün sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş ve güvenlik güçleri duruma hâkim olmuştur.


Daha sonra olayla ilgili çok sayıda kişi gözaltına alınmış ve 33 kişi “Laik anayasal düzeni değiştirip din devleti kurmaya kalkışma.” suçundan yargılanıp idama mahkûm edilmiştir.

 

35) 5 NİSAN KARARLARI (5 NİSAN 1994)


1994 yılında Türkiye ekonomisi tam anlamıyla bir bunalıma girmişti. Özellikle cari açığın neden olduğu bunalım, dönemin başbakanı ve ekonomi profesörü Tansu Çiller’in yeni bir ekonomik istikrar paketi uygulamaya koymasına neden olmuştur. Açıklanan istikrar paketi kamuoyunda 5 Nisan Kararları olarak bilinmektedir.


5 Nisan Kararları genel itibarıyla şu tedbirleri içermektedir:
—Dövizde % 100’e yakın devalüasyona gidilmiştir.
—İhracatın arttırılıp ithalatın azaltılması için önlemler alınmıştır.
—Reel sektör canlandırılmaya çalışılmıştır.
—Ücretler dondurulmuştur.
—KİT ürünlerine yüksek oranlı zamlar yapılmıştır.
—Özelleştirmeler hızlandırılmıştır.
—Tarım sübvansiyonları birkaç ürün dışında kaldırılmıştır.
—Kamuya yeni personel alımı durdurulmuştur.


Söz konusu tedbirlerin sonucunda cari açık ve işsizlik biraz olsun azalmıştır. Kısacası 5 Nisan Kararları ile ekonomide kısmen de olsa hedeflere ulaşılarak başarılı olunmuştur denilebilir.

 

36) POST-MODERN DARBE (28 ŞUBAT 1997)


Necmettin Erbakan öncülüğündeki Refah Partisi 1995 yılı genel seçimlerinden birinci parti olarak çıkmıştır. Milli Görüşçü, Muhafazakâr ve İslamcı bir görüşe sahip olan Refah Partisi, Tansu Çiller’in genel başkanı olduğu Doğru Yol Partisi ile 1996 yılında Refahyol hükümetini kurmuştur.


Kısa süre içinde ekonomide iyileşme sağlayan Refahyol Hükümeti gerek yurtiçi ilişkilerde gerekse yurtdışı ilişkilerde irticai faaliyetlerde bulunmaya başlamıştır. Bu dönemde Necmettin Erbakan’ın başbakanlık konutuna tarikat liderlerini davet ederek iftar yemeği vermesi ise bardağı taşıran son damla olmuştur.

.
Gelişmeler üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri hükümete olan tepkisini açıkça ortaya koymaya başlamıştır. Nitekim 5 Şubat’ta Sincan’da tanklar geçiş yapmış ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya şöyle bir ifadede bulunmuştur: “İrtica PKK’dan daha tehlikelidir.”

28 Şubat’ta “İrtica ve buna karşı alınacak önlemler.” gündemiyle toplanan Milli Güvenlik Kurulu’nda askeri kanat, laikliğin Türkiye’de demokrasi ve hukukun teminatı olduğunu vurgulayarak hükümeti açıkça uyarmıştır.


Süreç Necmettin Erbakan’ın yoğun baskılar üzerine 18 Haziran’da istifasıyla sonuçlanmıştır. Necmettin Erbakan, istifa nedenini ise başbakanlığı koalisyon ortağı Tansu Çiller’e devretmek olduğunu söylemiştir. Bununla birlikte Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel hükümeti kurma görevini TBMM çoğunluğunu elinde bulunduran Tansu Çiller’e vermeyip Anavatan Partisi Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a vermiştir. Yani post-modern darbe hayata geçirilerek Refahyol hükümeti devrilmiş ve Necmettin Erbakan iktidardan uzaklaştırılmıştır.


21 Mayıs 1997’de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş “Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu” gerekçesiyle Refah Partisi hakkında kapatma dava açmıştır. 8 ay süren dava sonucunda Anayasa Mahkemesi Refah Partisi’nin kapatılmasına ve başta Necmettin Erbakan olmak üzere birçok Refah Partiliye 5 yıl siyaset yasağı getirmiştir.


Daha sonra ise Türk siyasetinde, İsmail Alptekin tarafından Refah Partisi’nin siyasi mirasçısı olarak Fazilet Partisi kurulmuştur.

 

37) 17 AĞUSTOS 1999 MARMARA DEPREMİ (1999)


17 Ağustos sabahı, saat 03:00 sularında meydana gelen, Kocaeli-Gölcük merkezli, 7,4 şiddetindeki Marmara Depremi, resmi makamlara göre yaklaşık 20.000 kişinin, resmi olmayan kaynaklara göre ise yaklaşık 50.000 kişinin ölümüne neden olmuştur.


Türkiye’nin büyük bir bölümünde hissedilen deprem, çok sayıda ev ve işyerinin hasar görmesine sebep olmuştur. Nitekim hasarlı konut ve işyeri sayısı 245.000’i aşmıştır. Bununla birlikte, özellikle Kocaeli’de kurulu sanayi tesisleri deprem nedeniyle büyük bir yıkıma uğramıştır.


Kısacası Marmara Depremi tam anlamıyla bir felakete yol açmış ve ülke gündeminde uzun süre yer almıştır.


Sivil savunma örgütleri ve arama kurtarma ekipleri depremden sonra hemen bölgeye intikal etmiş ve enkazların arasından çok sayıda yaralı kurtarılarak ülkenin morali biraz olsun yükseltilmiş, umut ışıkları yanmıştır.


Diğer taraftan birçok ülke ve uluslararası örgüt Türkiye’ye bu süreçte insani ve ekonomik yardımda bulunmuştur.


Depremin acil yaralarının sarılmasıyla beraber, bina yapımında kusurlu olan inşaat şirketleri ve müteahhitler hakkında suç duyurusunda bulunulmuştur.

 

38) AVRUPA BİRLİĞİ VE TÜRKİYE (1959-…)


Avrupa Birliği’nin (AB) temelleri Fransa ile Almanya arasında, 1951 yılında yapılan Kömür ve Çelik işbirliğine dayanmaktadır. Almanya ve Fransa İkinci Dünya Harbi sonrası zengin kömür yataklarına sahip olan Alsas-Loren bölgesi için üç kez savaşmışlardır. Devletler arasındaki bu gerilime artık son vermek ve bir işbirliğine giderek Kara Avrupası’na barışı getirmek AB’nin temel amacıdır. Bunun yanı sıra süper güç ABD karşısında dengeleri sağlamak, ortak savunma projeleri üretmek ve üyeler arası siyasi ve ekonomik işbirliğine gitmek birliğin diğer amaçlarıdır.


Devletlerarası ve ulus üstü bir birlik olan AB’ye günümüzde 27 Avrupa ülkesi üyedir. Birliğin nüfusu yaklaşık 500 milyon kişidir. Dünya nominal gayri safi yurt içi hasılasının, diğer bir deyişle dünya üretiminin, yaklaşık % 30’unda AB’nin payı vardır.  


AB ekonomik bütünleşme aşamaları bağlamında, son aşama olan Ortak Pazar’a ulaşmıştır. Nitekim üye ülkeler arasında ekonomi ve maliye politikaları AB’nin yetkili organlarınca uyumlaştırılmaktadır. Ayrıca birlik bünyesinde sermaye ve emek tam bir serbestîye sahiptir.


Türkiye ise yarım asırdan fazla bir süredir AB’ye katılma amacını ve ısrarını sürdüren aday ülkelerdendir. Süreç ise ana hatlarıyla şu şekilde gerçekleşmiştir: AB’ye ilk başvurumuz 1959 yılında olmuştur. 1963 yılında ortaklık antlaşmazı imzalanmıştır. 1987 yılında tam üyelik başvurusu yapılmıştır. 1999 yılında aday ülke statüsü kazanılmıştır. 2005 yılında ise tam üyelik müzakereleri başlamıştır. Ve son olarak günümüzde müzakere süreci halen devam etmektedir.


Tarihe dönüp bakıldığında ve günümüzde AB’nin ülkemize bakışı değerlendirildiğinde, Türkiye’nin AB serüveninin hiç de iç açıcı olmadığı görülmektedir. Buna rağmen, ülkemizde büyük bir çoğunluk AB’ye giremesekte, AB’nin Türkiye’nin çağdaşlaşması yolunda bir vizyon ya da bir yol haritası sunduğunu savunmaktadır.


Türkiye 21. asırda tam anlamıyla bir eksen kayması yaşayarak daha ziyade yönünü AB’den Müslüman Ortadoğu ülkelerine çevirmiştir. Dünyadaki gelişmiş devletlere baktığımız zaman, her ülkenin bölgesindeki diğer ülkelerle siyasi işbirliğine veya ekonomik entegrasyona gittiği görülmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin de Ortadoğu ve İslam coğrafyasında kurulacak bir ulus üstü işbirliğine öncülük etme zamanı geç de olsa gelmiştir.

 

39) 2001 ŞUBAT KRİZİ (19 ŞUBAT 2001)


2001 Şubat Krizi Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük ekonomik krizidir. 2001 yılında Türkiye krizin etkisiyle % 9,4 daralmıştır. Söz konusu dönemde birçok işyeri kapanmış, işsizlik artmış, yatırımcıların beklentileri kırılmış ve halk yoksullaşmıştır. Ekonomistler söz konusu krizin Türkiye’nin Gayri Safi Milli Hâsılası (Bir yılda üretilen toplam hâsıla) büyüklüğünde bir zarara yol açtığını öne sürmektedirler.


2001 krizinin temel sebebi, söz konusu dönemde özellikle kamu bankalarının yüksek dış borçlanmaya gitmeleridir. Nitekim konunun uzmanları bu krizi, özellikle bankacılık kesiminin faaliyetlerinden kaynaklandığı için finansal kriz olarak da isimlendirmektedirler. Her ne kadar finansal nitelikte olsa da kriz, reel sektörü de önemli oranda etkilemiştir.


Ekonomik krizi tetikleyen olay ise MGK toplantısında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Başbakan Bülent Ecevit’e anayasa kitapçığını fırlatmasıdır. Siyasetin zirvesinde yaşanan bu olay devlet yöneticilerine dolayısıyla Türkiye ekonomisine olan güveni iyice sarsmış ve kriz patlak vermiştir. Bu olayın hemen ardından dolar 700.000 TL seviyesinden 1.500.000 TL seviyesine çıkmış ve İMKB yaklaşık % 20 oranında değer kaybetmiştir. Kamuoyunda bu gelişmeler “Kara Çarşamba” olarak isimlendirilmiştir.


Krizin ardından ekonomist Kemal Derviş Dünya Bankası’ndaki görevinden ayrılarak Türkiye’de Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı görevini üstlenmiştir. Bakanlığı sırasında Kemal Derviş özellikle bankacılık alanında önemli yapısal reformlara imza atmıştır.  


2001 krizinin ekonomik boyutunun yanı sıra toplumsal ve siyasi hayata yansımaları da dikkate değerdir. Krizin etkisiyle yoksullaşan halk, Arjantin gibi ülkelerin halklarının aksine krizin neticesinde hırsızlık ve yağma gibi toplumsal tepkilerde bulunmamıştır. Türk halkı tepkisini 2002 seçimlerinde göstermiştir. Nitekim 2001 krizi döneminde hükümet ortakları olan Bülent Ecevit (Demokratik Sol Parti) ve Devlet Bahçeli (Milliyetçi Hareket Partisi) 2002 seçimlerinde barajı aşamamışlardır.

 

40) 2000’Lİ YILLAR (2000-2009)


2001 Şubat krizinin ardından, Bülent Ecevit Başbakanlığındaki DSP, MHP ve ANAP’tan oluşan koalisyon hükümeti ekonomide önemli yapısal reformlara imza atmıştır. Bankacılık kesimine ilişkin reformlar, kamudaki tasarruf tedbirleri ve AB ile ilişkilerde olumlu bir mesafe alınması bunlardan bazılarıdır. Şüphesiz bu adımlarda Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı görevini üstlenen Kemal Derviş’in de önemli payı vardır.


Türkiye’de 2002 yılında erken genel seçim kararı alınmıştır. Seçimlerin sonucunda eski İstanbul Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kurduğu muhafazakâr demokrat Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP-AK Parti) birinci parti olarak çıkmıştır. Daha sonra yapılan 2007 yılı genel seçimlerinde de AKP (AK Parti) sandıktan tekrar birinci parti olarak çıkmış ve tek parti iktidarını sürdürmüştür.


2000’li yıllarda Türkiye, Recep Tayyip Erdoğan önderliğindeki AKP (AK Parti) ile dış politikadan ekonomiye, sağlıktan eğitime ve bayındırlıktan ulaşıma önemli atılımlar gerçekleştirmiştir.


Herhangi bir olayın ya da dönemin tarihe mal edilebilmesi için şüphesiz üzerinden belirli bir zamanın geçmesi gerekmektedir. Bu nedenle incelememizde halen güncelliğini koruyan ve tartışılan olaylara ilişkin detaylı değerlendirmeye gidilmeyecektir.

 

41) RECEP TAYYİP ERDOĞAN VE AKP (AK PARTİ) DÖNEMİ (2003-…)


Recep Tayyip Erdoğan AKP’yi (AK Parti) kurmadan önce İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini icra etmiştir. Söz konusu dönemdeki etkin ve verimli çalışmaları ile göstermiş olduğu liderlik vasıflarıyla önce İstanbul halkının ve daha sonra ise Türk halkının güvenini kazanmış ve ülke yönetimine talip olmuştur.  


Marmara Üniversitesi’nden iktisat önlisans diploması alan Recep Tayyip Erdoğan gençliğinden bu yana Necmettin Erbakan hocanın liderliğini üstlendiği Milli Görüşçü cephede siyaset yapmaktaydı. AK Parti’yi kurduktan sonra ise Recep Tayyip Erdoğan aşırı sağcı olan Milli Görüş sempatisi için şu cümleyi sarf etmiştir: “Milli Görüş gömleğini çıkardım.”
Daha sonra ise yeni kurulan partinin siyasi çizgisini muhafazakâr demokrat olarak belirtmiş ve AK Parti’nin Adnan Menderes’le bütünleşen Demokrat Parti’nin devamı olduğunu öne sürmüştür.


Recep Tayyip Erdoğan başbakan olmadan önce Siirt’te okuduğu bir şiir nedeniyle yargılanarak dört ay hapis yatmıştır. Türkiye’nin 21. asırdaki siyasi lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın hapis yatmasına neden olan ve büyük Türk düşünürü Ziya Gökalp’a ait olan dizeler ise şöyledir:

Minareler süngü, kubbeler miğfer
Camiler kışlamız, müminler asker
Bu ilâhi ordu dinimi bekler
Allahu Ekber, Allahu Ekber.”

Bu dizeler nedeniyle Recep Tayyip Erdoğan’ın mahkûmiyeti Türk siyasi tarihinde düşünce özgürlüğüne gelen kara bir leke olarak girmiştir.


Ana Sayfa - Tarih Bilimi - Tarih Dersleri - Kronoloji - Tarih Sözlüğü - Atatürk - Türk Tarihinde İz Bırakanlar - Makaleler - Türk Destanları - Ziyaretçi Defteri - İletişim/Künye